Aptal bir hafta sonunda berbat bir deneme sınavı ve gazı kaçmış kola tadında ruh halim.. Öncelikle dostum bu yazıyı okumak cidden vakit kaybı olacak senin için ama illada okuyacaksan baştan uyarıyım. Saçmalayacağım- ve başlıyorum saçmalamaya.
Tarih dersinde gerçekten kötüyüm. Ve danışman öğretmenim tarihçi olduğu için her hafta tarihten sözlü oluyorum. Ve bu berbat bir durum. 20 kişilik sınıfta ayağa kalkmak ve bütün sınıfın ortasında sorulan soruya cevap verememek. Daha kötüsü senin dışında herkesin cevabı bilmesi. Peki sen neden bilemiyorsun. Meselenin köküne inelim. Benim zeki gibi görünen ama aslında aptalın teki olduğum o zamanlara..
12 Ocak 2011 --Çarşamba--
Her zamanki gibi sıkıcı bir okul günü. Sabah söverek yatağından kalkmak ve iğrenç geçeceğini düşündüğün bir güne merhaba demek. Zaten hep aynı başlar. Dışarısı buz gibi soğuk ve asla ısınmayan bir okulda okuyorum. Her gün dizilerde gördüğün liselilere bakıyorum ve lise hayatı gerçekten güzel geçebilir mi diyorum. Böyle bir yerde doğmak, böyle bir okulda okumak benim suçum mu? İlerde çocuklarım olduğunda onlara anlatacak tek bir güzel anımın bile olmadığını düşünüyorum. Sadece biraz daha heyecan olsa biraz daha adrenalin.. Bu aptal düşünceler beynimi sömürürken sınıfta herkesin bir şeylere çalıştığını görüyorum. Ahh kahretsin yazılı mı vardı? Kendi arkadaş grubunun yanına gidiyorum. 7 Kişilik bir grubuz biz. Küçük ve farklı kişiliklerden oluşan. Hepimizde lay-lay-lom.. Yanlarına gidip oturuyorum ve 'Biriniz beni şu lanet yazılıya çalıştırsın' diyorum. Bir süre kimseden ses gelmiyor. Sonra anlıyorum ki yalnız değilim. 'Biriniz bari çalışmış olsaydı iyiydi' diyorum. 'En azından kopya mopya hallederdik.' Aman boşver diyor C. 'Taa öğleden sonra hallederiz' diyor. Sonra bir süre susuyoruz. Ve farkında değiliz ama hepimizin aklında aynı şey var. Sonunda biri dile getiriyor. 'Bir o kadar önemli olduğu halde çalışmadığımız yazılının soruları keşke elimizde olsaydı' diyor S. Birbirimize bakıp susuyoruz. O sessiz birkaç saniye saatler gibi geliyor ve sonunda B. konuşuyor. 'Kızlar saçmalamayın olmaz öyle şey..' Hepimiz katılıyoruz ona olmaz öyle şey diyoruz ve oturuyoruz. Birkaç dakika geçiyor. Hepimiz tarihe çalışıyormuş gibi yapsakta; aklımıza sokmuş bir kere şeytan bu lanet fikri. 10 dk. geçiyor geçmiyor. Ve şimdi hepimiz farkındayız asıl istediğimizin. Kimse çalışmak istemiyor. Sorular orda bir yerlerde çalmalıyız., çalmalıyız işte. Ve tekrar bir araya gelmek istediğimizde kimse yapmak isteyip istemediğimizi sormuyor. Direk plan yapmaya başlıyoruz. Biz 7 cesur kız Michael Scofield gibi zekice planlar yapıyoruz. Öğlen arası herkes yemekteyken çalacağız soruları. Birazda şansımız yaver giderse hiçbir sorun çıkmaz. İşte bu. Sıradan hayatımda küçük de olsa bir heyecan. Sonunda belkide çocuklarıma yazılı sorularımı nasıl çaldığımı anlatırım.
Ve öğle arası gelip çatıyor. Plan güzel gidiyor. Herkes yemekhanede. C. ve ben öğretmenler odasının koridoruna iniyoruz. Ben koridorda nöbet tutuyorum. O içeri giriyor ve 1 dakika geçmeden elinde sorularla dışarı çıkıyor. Öğretmenler odasında kimse yokmuş ve dolabın kapağı açıkmış. Ancak bu kadar şanslı olabileceğimizi düşünüyorum. Şimdi tek yapmamız gereken sorulara cevap vermek. Bazen soyunma odası olarak kullanılan rehberlik odasına giriyoruz. Ve soruları cevaplandırmak için kitapları açıyoruz. Nöbetleşe birimizi kapının önüne koyuyoruz. Ve yarım saat sonra hiçbirimiz fark etmiyor ama kapının önünde nöbet tutmayı unutmuşuz. Birden kapı açılıyor ve hepimiz şok geçiriyoruz. Karşımızda Kadir Hoca.. O an hepimiz anlık bir panik yaşıyoruz ve ne yazık ki bu hocanın dikkatinden kaçmıyor ve bize ilk sorduğu soru ' Soruları mı çaldınız?' . Bir an hepimiz fenalaşıyoruz. Arkadaşlarımın berbat yalancılar olduğunu biliyorum. Sanırım bu konuda inanılmaz bir yeteneğim var. Gayet soğukkanlı bir şekilde buraya ders çalışmaya geldiğimizi sınıfın çok gürültülü olduğunu fakat ders çalışmaktan sıkıldığımız için kim kiminle adında bir oyun oynadığımızı söylüyorum. Yazdığımız şeylerin kızsal şeyler olduğunu söyleyince görmek istemiyor. Fakat bu hocayı ikna etmeye yeterli olmuyor. Şüpheli bir şekilde hepimizin suratına baktıktan sonra bir şeyin farkına varıyoruz. Eğer yazılı sorularının eksikliğini fark ederse ilk şüpheleneceği kişiler bizler olacağız. Ve C.'nin aklına bir plan geliyor. Hocanın yanına gidip anlamadığı noktaları soracak ve böylece şüphe riskini azaltacak. Aynı zamanda yazılıda kasıtlı kopya çekeceğiz. Kopya çektiğimizi fark ederse yazılı sorularını çalma olasılığımızın olmadığını bilecek. Kusursuz gibi görünse de hala boşluklar var. Tam 60 tane fotokopi çekilmiş olan yazılı kağıtlarından biri eksik :S Ve yerine konulması lazım. Bu da halledilirse her şey mükemmel olacak. Ama o kağıdı tekrar oraya koymak almaktan daha zor. Çünkü öğle arası bitti ve herkes döndü. Kimseye görünmeden aynı yollardan geçmemiz imkansız gibi. Yinede içimiz içimizi kemiriyor. Öğleden sonraki ilk derste öğretmenimiz bizim gözümüzün içine bakıyor. Bir şeylerden şüphelendiği o kadar belli ki. Ve bizim kafamızda tek bir şey var. Halletmeliyiz o tek kağıdı yeniden koymalıyız. Ve görevlendiriyoruz C.'yi yapsan yapsan sen yaparsın diye gazı veriyoruz ve izin isteyip sınıftan çıkıyor. Biz, içerde kalanlarda ayrı bir heyecan.. Nerdeyse soruları bildiğimize sevinemiyoruz. 5 dk geçiyor acaba C. halledemedi mi diye düşünüyoruz. 10 dk geçiyor ve 15 dk. Dakikalar saatler gibi geliyor ve bizim merakımız artıyor acaba C. yapamadı mı daha da kötüsü yakalandı mı diye soruyoruz kendimize. Zilin çalmasına 5 dk. kala geliyor sınıfa. Gülen suratını görünce hepimiz rahatlıyoruz. Koşarak yanımıza geliyor ve bir solukta anlatıyor. Öğretmenler odasının boş olmadığını ve Sinan hoca orda olduğundan kağıdı koyamadığını anlatıyor. Ve sonra okulumuzun hem kantin hem temizlik işiyle ilgilenen Hanife Abla'ya gittiğini ve ona işi halletmesi için yalvardığını anlatıyor. Sonunda Hanife abla bizim için kağıdın fotokopisini çekip koyuyor yerine ve hepimizin hayır duasını alıyor. Bir sonraki ders ise yazılıya giriyoruz ve beklediğimiz gibi cevabını bildiğimiz sorular gözümüzün önüne geliyor. Hiç panik yapmadan çözüyoruz soruları ve kopya bile çekiyoruz kasıtlı olarak. Planladığımız gibi yürüyor her şey. Ve sanırım artık hocada şüphe duymaktan vazgeçiyor. Ve yazılı sonunda kağıtları teslim ediyoruz.
O gün yaşadıklarımızdan bir çok ders çıkarıyoruz. Öncelikle yazılı sorularını çalmak kolay. Zor olan daha sonrası. Başka bir gerçek birisi gözlerinizin içine bakıp gerçeği sorguladığında yalan söylemek gerçekten zor. Ve her şeyi planladığını dahi düşünsen daima aksaklıklar çıkar. Michael'in hapishaneden kaçış planı ne kadar kusursuz ve mükemmel olsa da karşılaştığı sorunları Prison Break'ın 4 sezonu boyunca gördük. Ve sonuç olarak bu ilk acemiliğimizden aldığımız cesaretle bütün yazılı sorularına aynı şeyi uyguladık. Bir daha hiçbir tarih yazılısına çalışmadım. Ve daha ilginç olanı ise bütün Tarih yazılılarını önceden cevaplandırmış dahi olsak hiçbirimiz bir kez bile 100 alamadık. Hemde almak için o kadar çabalamamıza rağmen.. Ve o sabah hayatımın sadeliğinden yakınan ben akşam yattığımda en güzel okul günlerimden birini yaşadığımı düşünüyordum. O bir gün belkide lise hayatının filmlerdeki gibi olabileceğinin bir kanıtıydı.
Günümüze dönecek olursak. Şimdi bana neden Tarih dersin bu kadar kötü diye mi soruyorsunuz? Geçen yıl işlediğimiz Osmanlı Tarihi ve bu yıl işlediğimiz 20. yy Tarihi. Tarih dersinin en kötü yanı olayların neden-sonuç ilişkisine dayanması. Bir taraf eksik olunca diğer olayları asla tam olarak algılayamıyorsun. Ve hak ettim. Geçen yıl yaptıklarımın sonucu olarak bu yıl o sözlülerde sap gibi kalmam gayet normal.
Tek derdim tarih olsa keşke.. Tarih dersim kötü dedim. Matematikten nefret ediyorum. Geometri ve her dalından. Coğrafya biraz ilgimi çekiyor ama sadece çevre ve nüfusla ilgili kısmı. Haritalar denince ondanda midem bulanıyor. Yabancı dil ne kadar istesem de iyi olamadığım bir ders ve kesinlikle umutsuz vakayım. İyi olduğum tek ders edebiyat ve oda bu yıl gerçekten sıkıcı olmaya başladı. Keşke Batı Edebiyatı diye bir dersimiz olsaydı. Keşke günümüz edebiyatının da eskiler kadar değeri olsaydı o zaman bu ders harika olurdu. Kısacası herhangi bir alanda iyi değilim. Etrafımdaki herkes bunların en azından birinde Mükemmel. Mesela Hasine gibi matematik çözebilsem ya da Tuğba gibi edebiyatı ezbere bilsem Tunay kadar ingilizce konuşabilsem Esengül kadar coğrafya yapabilsem Cansever kadar tarih Sümeyye kadar geometri.. Bu liste uzar gider. Bunlardan en azından birini yapsaydım cidden bir şeylerde iyi olduğumu düşünürdüm ama cidden yapamıyorum. Bazen SBS sınavında benim kitapçığımın yanlış okunduğunu düşünüyorum. Nasıl bütün bu insanlarla aynı okula düştüm. Bu cidden anlamsız.
Zaten 9. sınıftan beri yanlış okulda olduğumu herkese söyledim. Annem hala bende potansiyel olduğunu düşünüyor. Hala beni ilkokuldaki kızı sanıyor. Neyse ilerde bir yerlere gelceksem bu kesinlikle zekamla değil yeteneklerimle olacak. O zaman bir şeyleri başardığımı herkese kanıtlayacağım.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde (Ben kendimi bildim bileli gelişmekte olan ülke eminim 50 yıl sonrada aynı şeyi söylücem) insanlar kalıplaşmış düşüncelere sahipler. Sadece doktorlar , hakimler , avukatlar güzel meslek sahipleri gibi gösteriliyor. Birine arkeoloji okuduğunu söylesen kimse umursamaz ama birine tıp okuduğunu söylesen büyük adam sayılırsın. Ve tıp için bir çok çalışma alanı olurken Arkeoloji gibi bir meslekte Türkiye'de iş bulmak nerdeyse imkansız. Zaten öğrencileri hep kalıplaşmış şeylere yönlendirirler. Kimse lise öğrencisine ilerde sanatçı ol demez. Sende savcı tipi var doktor tipi var derler , hep bilinçaltımızı yıkarlar ve bizde ilerde aynı şeyleri kendi çocuklarımıza yaparız. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde ya da Amerika'da ise daha çok sosyal mesleklere yönlendirilir çocuklar. Örneğin Amerika'da doktorlar Profesörler genelde japon ya da farklı milletlerdendir. Çünkü kendi milletlerini Sosyal mesleklere yönlendirerek geliştirirler. Sanata , sanatçıya değer verirler. Bilimle ilgilenen kısımlar içinde en iyi imkanları sağlarlar. Öyle bir ülkede seçim şansın olur. Böyle bir ülkede olmaz.
Şimdi buraya kadar okuduysan cidden iyi dayanmışsın. Bu aptal yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. Sanırım kafam çok sersem. Ve ben yanlış yerde doğduğumu düşünmekten kendimi alamıyorum. Ait olduğum yerde değilim işte. Neyse saçmalamaktan da sıkılıyo insan bende artık yazıya noktayı koyuyum. İyi geceler..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder