4 Aralık 2011 Pazar

Yaşam Ülkesi

  Her şey olması gerektiği gibi olsaydı,  iç sesimizle dış sesimiz karışmasaydı, eğer sırlarımız olmasaydı belkide yaşadığımızı anlamazdık.
  Yaşamak, adından da belli ediyor kendini aslında farkında olmak, her dakikasının her saatinin içinde olmak, sadece bilmek ve bildiğini de bilmek.
  Her şeyi biliyoruz. Neyin içinde olduğumuzu, neyin dışında kaldığımızı. Kimse görmese de bir köşede bağıra bağıra ağladığımızı biz görüyoruz. Kimse duymasa da ettiğimiz küfürleri, haykırdığımız aşkımızı biz duyuyoruz. Hissetmeseler de boğulduğumuzu biz yaşıyoruz, biliyoruz.
  Aynı biletleri alıyoruz yaşam ülkesine gelirken sadece yolculuk ettiğimiz taşıma araçları farklı. Bazılarının biletleri farklı tarihlerde kesilmiş ama aynı araçla geliyorlar. Onların adı farklı, kardeşler diyoruz. Gideceğimiz yer belli eninde sonunda..
  O kadar hızlı ki bu yolculuk, durmadan yaşam ülkesine yolcular geliyor. Bazılarımızın vizeleri kısa süreli; belki bir gün, belki bir ay, belki yüz yıl...
  Dediğim gibi. Çok kalabalık olduk yaşam ülkesinde, sığmamaya başladık. Birbirine karışmaya başladı her şeyimiz, dilimiz, elimiz, gözümüz, nefesimiz. Karıştık hatta kaybolmaya başladık birbirimiz içinde. Komşumuzun üstünde, annemizin altında, sıra arkadaşımızın yanında, babamızın dedemizin arasında, dostumuzun köşesinde, aşık olduklarımızın içinde, düşmanlarımızın karşısında, tanımadıklarımızın nefesinde karıştık yaşam ülkesine.
  Yerimizi arıyoruz burada..
  Fakat aramak için bir yerimizin olduğunu bilmemiz gerekir. Bilenler arıyor. Bilmeyenler yer yapmaya çalışıyor. Arayanda yapmaya çalışanda karıştık bu aptal dünyada bu aptal ülkeye.
  Bir sürü şey var kullandığımız, bulmak için o yeri.
  Annelerimiz, babalarımız, okullarımız, dostluklarımız, aşklarımız, düşmanlarımız, korkularımız, nefretlerimiz, sevinçlerimiz, hırslarımız, vicdanımız, isteklerimiz, hesaplarımız kitaplarımız, ağaçlarımız, hayvanlarımız, silahlarımız, kalemlerimiz var kullandığımız, o yeri bulmak için.
  Kullanıp kullanmadığımız her şey hepimiz de var çünkü aynı ülkenin yolcularıyız. Yine dediğim gibi biletlerimiz aynı araçlarımız farklı.
  İlk önce kendimizle birleştiriyoruz kullandıklarımızı, sonra başkalarına, belki yanımızda kine belki karşımızda kine..
  Bazen canımız acıyor bazen hoşumuza gidiyor. Bazen görmezden geliyoruz batanları çıkanları..
  Birilerinin gönlüne sıkışmak birilerinin cebinde olmak birilerinin korkularında birilerinin hayallerinde yer yapıyoruz bu ülkede.
  Yerimizi bulunca da duramıyoruz, devamlı değiştirmeye çalışıyoruz.
   Başkalarını itip yerine geçiyoruz, başkaları tarafından itilip yerimizi veriyoruz bazende istemeyerek kendimizi bırakıyoruz.
  Biz yaşam ülkesinde hem erkek hem kadınız. Aslında ikisi de aynı çünkü hepimiz insanız.
  Yaşamaya hakkı olan...

12 Kasım 2011 Cumartesi

Losing Grip

Günler geçiyor. Birbirinin aynı. Yarın daha güzel olacak diye yatıp ertesi gün yine bir şeyin değişmediğini anlayarak bitirmek 24 saati.  Kattığı bir şey yok çoğu zaman ama alıp götürdüğü çok şey var. Ve ister istemez bazen soruyorum kendime. Ne anlamı var bütün bunların? Eğer sonunda mutlak huzura kavuşacaksam hiçbir şeyi kafama takmamam gerekir. Hiç kimsenin takmaması gerekir. Ama biz yitip gittiğimiz bu hiçlikte o kadar anlamsız şeylerle üzüyoruz ki kendimizi ve hiç farkında bile değilken. Keşke bir el uzansa, beni uyandırsa ve bu saçmalıkta sona erse diyorum bazen. Evet gerçekten istediğim bu -sanırım-. Çünkü tökezlemeye başladım. Çünkü kontrolümü kaybetmek üzereyim. Çünkü 'arkadaşım' sıfatını koyduğum birçok insanın yapmacık dostluğuna rağmen yapayalnız hissediyorum.
 Bu rutin bu saçma hayatın bir hiçlik olduğunun farkına vardığın andan itibaren bazı şeyler daha çok anlam kazanıyor. Bazende anlamını bildiğini sandığı şeylerin aslında hiçte bildiğin şeyler olmadığını görüyorsun.  Mesela 'dostluk' kavramının anlamı belkide ilk defa bambaşka bir boyut kazandı gözümde. Etrafımda sürekli kol gezen insanlara ne kadar dostum diyebilirim bilmiyorum. Etrafta neşe saçarak dolaştığımda herkes beni seviyor. En azından görmezden gelmiyorlar. Karşılıklı gülüp hayat mükemmelmiş gibi davranmak gerçekten sıkıcı. Onlarda mutlu değil gerçek anlamda biliyorum. Lütfen artık herkes sığındığı o aptal maskeleri atsın bir kenara. Ve gerçek kişiliklerimizi konuşturalım. Güçlüymüş gibi görünmek zorunda değilsiniz. Bu sizi de yormuyor mu beni yorduğu kadar ? Yaptığınız bir çok aptalca şeyi kafama takmıyor mu gibi göründüğüm de gerçekten takmadığımı mı sanıyorsunuz? Hayır aslında o kadar takıyorum ki. Takmamam gerektiğini bildiğim halde evde kendimi lavaboya kilitleyip ağladığım günlerin haddi hesabı yok. Ama yinede her ertesi gün sizin yüzünüze gülmeyi bildim. Artık katlanamayacağım. Son zamanlarda biraz daha karamsar olmamın nedeni bu belkide. Etrafımdaki insanlar her ne kadar bundan memnun olmasa da böyle daha iyi hissediyorum. Sanırım etraftaki fazla lay-lay-lom hayatlarına biraz ters geliyor benim bu değişimim. Onlara bir yalanı yaşadıklarını anlatamam belki ama en azından ben artık buna dahil olmak istemiyorum. Ama birden bire çıkamıyorum da işin içinden. Sanki çok umurlarındaymışım gibi sürekli  yakın davranma çabaları bazen hasta edici derecede gıcıklaşıyor. Ama aslında umurumda da değil. Soğuk ve cansız gibi davrandığımda gerçekten yaşadığımı hissediyorum ve bu aslında güzel. Üzgünüm kızlar. Siz Barbie'yi oynamaya devam edin ben artık Darth Vader'ı oynamak istiyorum. Yıllardır soğuk bir uçurumun kenarında uyumuş olan gerçek beni biraz dışarı çıkarmamın vakti geldi. Donakalmış ruhumu ait olduğu yere götüreceğim artık. Bin yıldır uyuyorum sanırım ve artık gözlerimi her şeye açmak istiyorum.  Ve siz arkadaşım ailem dediğim insanlar. Bırakın beni değişmeme izin verin. Kendim olmama izin verin lütfen. Çünkü size karşı bunu yapmak gerçekten zor. Çünkü yapamıyorum da. Düşüncesiz , ruhsuz ve sessiz kalmayın , burada ölmeme izin vermeyin. Kurtarılmaya ihtiyacım yok sadece anlaşılmaya ihtiyacım var. Beni anlayın sadece biraz. İnanın çok uğraşıyorum bu hayatı anlayabilmek için. Şu koca evrende düzen nasıl işliyor bilemem ama daha yolun çok başında olduğumu biliyorum sadece. Öğrenilecek çok şey var ama savaşacak kimse kalmadı. Sizde elimden tutmazsanız nasıl altından kalkarım bilmiyorum Tek başına savaşmak zor. Ama savaşmadan yaşamak daha zor.
 Her neyse. Kulaklıklarımın sesi sonda ve biraz daha devam edersem yazmaya beynim çatlayacak .Bir başka anlamsız gecede daha yazmak üzere son veriyorum. Kendinize iyi bakın ve iyi olmak için fazla çaba harcamayın.
~~Kardelen

24 Ekim 2011 Pazartesi

Uyarı: Hp fanı değilsen okuma.. 


Severus Snape Anısına


Ten beyaz, saç siyah küller,
kahkahasında patlar uclu kelekerler,
kirpiği kapkara tüller,
ben bir ölüm yiyene vuruldum...

göz değil lumos mübarek,
bendeki aşk değil imperius olsa gerek,
bir iksirciyi sevdi nihayet,
ben ebedi hogwarts'tan kovuldum...

asamı aldım yanıma,
cisimlendim diagon yoluna,
benzedim bahtsız remus lupin'e,
ulu çınar'a sığındım...

seyret perişan halimi bende akşam olmakta,
dostlar seyrelmiş beyhude iksirle vakit dolmakta,
hipogrif çarpmışa döndüm, macar tekboynuzlu tepmişe döndüm terk i diyarda,
snape, senin allahın yok mu?

yarin gözü iksirde benim bir kuru cüppem var,
ruh emiciler nispette be hey kara vicdanlı yar,
yağlı saçlarına yağmasın lapa lapa kar
snape, senin allahın yok mu...?

Ve eğer saçmalardan seçmeler diye bir yarışma yapılsaydı bu şiirimle kesinlikle 1. olurdum. Facede tam 300 beğeni ile kendini kanıtladı her ne kadar Hp ruhundan anlamayan arkadaşlarım dalga geçsede..Ve bu şiiri 13 Temmuz 2011 gecesi Snape'in ölümü üzerine sadece 10 dk da yazdım.. Şimdi düşündükçe ciddi bir bunalım geçirdiğime eminim. . Hadi iyi günler.. 

23 Ekim 2011 Pazar

12 Ocak ve Sonrası --GereksizBirSaçmalama--

 Aptal bir hafta sonunda berbat bir deneme sınavı ve gazı kaçmış kola tadında  ruh halim.. Öncelikle dostum bu yazıyı okumak cidden vakit kaybı olacak senin için ama illada okuyacaksan baştan uyarıyım. Saçmalayacağım- ve başlıyorum saçmalamaya.
  Tarih dersinde gerçekten kötüyüm. Ve danışman öğretmenim tarihçi olduğu için her hafta tarihten sözlü oluyorum. Ve bu berbat bir durum. 20 kişilik sınıfta ayağa kalkmak ve bütün sınıfın ortasında sorulan soruya cevap verememek. Daha kötüsü senin dışında herkesin cevabı bilmesi. Peki sen neden bilemiyorsun. Meselenin köküne inelim. Benim zeki gibi görünen ama aslında aptalın teki olduğum o zamanlara..
 12 Ocak 2011 --Çarşamba--
 Her zamanki gibi sıkıcı bir okul günü. Sabah söverek yatağından kalkmak ve iğrenç geçeceğini düşündüğün bir güne merhaba demek. Zaten hep aynı başlar. Dışarısı buz gibi soğuk ve asla ısınmayan bir okulda okuyorum. Her gün dizilerde gördüğün liselilere bakıyorum ve lise hayatı gerçekten güzel geçebilir mi diyorum. Böyle bir yerde doğmak, böyle bir okulda okumak benim suçum mu? İlerde çocuklarım olduğunda onlara anlatacak tek bir güzel anımın bile olmadığını düşünüyorum. Sadece biraz daha heyecan olsa biraz daha adrenalin.. Bu aptal düşünceler beynimi sömürürken sınıfta herkesin bir şeylere çalıştığını görüyorum. Ahh kahretsin yazılı mı vardı? Kendi arkadaş grubunun yanına gidiyorum. 7 Kişilik bir grubuz biz. Küçük ve farklı kişiliklerden oluşan. Hepimizde lay-lay-lom.. Yanlarına gidip oturuyorum ve 'Biriniz beni şu lanet yazılıya çalıştırsın' diyorum. Bir süre kimseden ses gelmiyor. Sonra anlıyorum ki yalnız değilim. 'Biriniz bari çalışmış olsaydı iyiydi' diyorum. 'En azından kopya mopya hallederdik.' Aman boşver diyor C. 'Taa öğleden sonra hallederiz'  diyor.  Sonra bir süre susuyoruz. Ve farkında değiliz ama hepimizin aklında aynı şey var. Sonunda biri dile getiriyor. 'Bir o kadar önemli olduğu halde çalışmadığımız yazılının soruları keşke elimizde olsaydı' diyor S. Birbirimize bakıp susuyoruz. O sessiz birkaç saniye saatler gibi geliyor ve sonunda B. konuşuyor. 'Kızlar saçmalamayın olmaz öyle şey..' Hepimiz katılıyoruz ona olmaz öyle şey diyoruz ve oturuyoruz. Birkaç dakika geçiyor. Hepimiz tarihe çalışıyormuş gibi yapsakta; aklımıza sokmuş bir kere şeytan bu lanet fikri. 10 dk. geçiyor geçmiyor. Ve şimdi hepimiz farkındayız asıl istediğimizin. Kimse çalışmak istemiyor. Sorular orda bir yerlerde çalmalıyız., çalmalıyız işte. Ve tekrar bir araya gelmek istediğimizde kimse yapmak isteyip istemediğimizi sormuyor. Direk plan yapmaya başlıyoruz. Biz 7 cesur kız Michael Scofield gibi zekice planlar yapıyoruz. Öğlen arası herkes yemekteyken çalacağız soruları. Birazda şansımız yaver giderse hiçbir sorun çıkmaz. İşte bu. Sıradan hayatımda küçük de olsa bir heyecan. Sonunda belkide çocuklarıma yazılı sorularımı nasıl çaldığımı anlatırım.
  Ve öğle arası gelip çatıyor. Plan güzel gidiyor. Herkes yemekhanede. C. ve ben öğretmenler odasının koridoruna iniyoruz. Ben koridorda nöbet tutuyorum. O içeri giriyor ve 1 dakika geçmeden elinde sorularla dışarı çıkıyor. Öğretmenler odasında kimse yokmuş  ve dolabın kapağı açıkmış. Ancak bu kadar şanslı olabileceğimizi düşünüyorum. Şimdi tek yapmamız gereken sorulara cevap vermek. Bazen soyunma odası olarak kullanılan rehberlik odasına giriyoruz. Ve soruları cevaplandırmak için kitapları açıyoruz. Nöbetleşe birimizi kapının önüne koyuyoruz. Ve yarım saat sonra hiçbirimiz fark etmiyor ama kapının önünde nöbet tutmayı unutmuşuz. Birden kapı açılıyor ve hepimiz şok geçiriyoruz. Karşımızda Kadir Hoca.. O an hepimiz anlık bir panik yaşıyoruz ve ne yazık ki bu hocanın dikkatinden kaçmıyor ve bize ilk sorduğu soru ' Soruları mı çaldınız?' . Bir an hepimiz fenalaşıyoruz. Arkadaşlarımın berbat yalancılar olduğunu biliyorum. Sanırım bu konuda inanılmaz bir yeteneğim var. Gayet soğukkanlı bir şekilde buraya ders çalışmaya geldiğimizi sınıfın çok gürültülü olduğunu fakat ders çalışmaktan sıkıldığımız için kim kiminle adında bir oyun oynadığımızı söylüyorum. Yazdığımız şeylerin kızsal şeyler olduğunu söyleyince görmek istemiyor. Fakat bu hocayı ikna etmeye yeterli olmuyor. Şüpheli bir şekilde hepimizin suratına baktıktan sonra bir şeyin  farkına varıyoruz. Eğer yazılı sorularının eksikliğini fark ederse ilk şüpheleneceği kişiler bizler olacağız. Ve C.'nin aklına bir plan geliyor. Hocanın yanına gidip anlamadığı noktaları soracak ve böylece şüphe riskini azaltacak. Aynı zamanda yazılıda kasıtlı kopya çekeceğiz. Kopya çektiğimizi fark ederse yazılı sorularını çalma olasılığımızın olmadığını bilecek. Kusursuz gibi görünse de hala boşluklar var. Tam 60 tane fotokopi çekilmiş olan yazılı kağıtlarından biri eksik :S Ve yerine konulması lazım. Bu da halledilirse her şey mükemmel olacak. Ama o kağıdı tekrar oraya koymak almaktan daha zor. Çünkü öğle arası bitti ve herkes döndü. Kimseye görünmeden aynı yollardan geçmemiz imkansız gibi. Yinede içimiz içimizi kemiriyor. Öğleden sonraki ilk derste öğretmenimiz bizim gözümüzün içine bakıyor. Bir şeylerden şüphelendiği o kadar belli ki. Ve bizim kafamızda tek bir şey var. Halletmeliyiz o tek kağıdı yeniden koymalıyız. Ve görevlendiriyoruz C.'yi yapsan yapsan sen yaparsın diye gazı veriyoruz ve izin isteyip sınıftan çıkıyor. Biz, içerde kalanlarda ayrı bir heyecan.. Nerdeyse soruları bildiğimize sevinemiyoruz. 5 dk geçiyor acaba C. halledemedi mi diye düşünüyoruz. 10 dk geçiyor ve 15 dk. Dakikalar saatler gibi geliyor ve bizim merakımız artıyor acaba C. yapamadı mı daha da kötüsü yakalandı mı diye soruyoruz kendimize. Zilin çalmasına 5 dk. kala geliyor sınıfa. Gülen suratını görünce hepimiz rahatlıyoruz. Koşarak yanımıza geliyor ve bir solukta anlatıyor. Öğretmenler odasının boş olmadığını ve Sinan hoca orda olduğundan kağıdı koyamadığını anlatıyor. Ve sonra okulumuzun hem kantin hem temizlik işiyle ilgilenen Hanife Abla'ya gittiğini ve ona işi halletmesi için yalvardığını anlatıyor. Sonunda Hanife abla bizim için kağıdın fotokopisini çekip koyuyor yerine ve hepimizin hayır duasını alıyor. Bir sonraki ders ise yazılıya giriyoruz ve beklediğimiz gibi cevabını bildiğimiz sorular gözümüzün önüne geliyor. Hiç panik yapmadan çözüyoruz soruları ve kopya bile çekiyoruz kasıtlı olarak. Planladığımız gibi yürüyor her şey. Ve sanırım artık hocada şüphe duymaktan vazgeçiyor. Ve yazılı sonunda kağıtları teslim ediyoruz.
  O gün yaşadıklarımızdan bir çok ders çıkarıyoruz. Öncelikle yazılı sorularını çalmak kolay. Zor olan daha sonrası. Başka bir gerçek birisi gözlerinizin içine bakıp gerçeği sorguladığında yalan söylemek gerçekten zor. Ve  her şeyi planladığını dahi düşünsen daima aksaklıklar çıkar. Michael'in hapishaneden kaçış planı ne kadar kusursuz ve mükemmel olsa da  karşılaştığı sorunları Prison Break'ın 4 sezonu boyunca gördük. Ve sonuç olarak bu ilk acemiliğimizden aldığımız cesaretle bütün yazılı sorularına aynı şeyi uyguladık. Bir daha hiçbir tarih yazılısına çalışmadım. Ve daha ilginç olanı ise bütün Tarih yazılılarını önceden cevaplandırmış dahi olsak hiçbirimiz bir kez bile 100 alamadık. Hemde almak için o kadar çabalamamıza rağmen.. Ve o sabah hayatımın sadeliğinden yakınan ben akşam yattığımda en güzel okul günlerimden birini yaşadığımı düşünüyordum. O bir gün belkide lise hayatının filmlerdeki gibi olabileceğinin bir kanıtıydı.
  Günümüze dönecek olursak. Şimdi bana neden Tarih dersin bu kadar kötü diye mi soruyorsunuz? Geçen yıl işlediğimiz Osmanlı Tarihi ve bu yıl işlediğimiz 20. yy Tarihi. Tarih dersinin en kötü yanı olayların neden-sonuç ilişkisine dayanması. Bir taraf eksik olunca diğer olayları asla tam olarak algılayamıyorsun. Ve hak ettim. Geçen yıl yaptıklarımın sonucu olarak bu yıl o sözlülerde sap gibi kalmam gayet normal.
  Tek derdim tarih olsa keşke.. Tarih dersim kötü dedim. Matematikten nefret ediyorum. Geometri ve her dalından. Coğrafya biraz ilgimi çekiyor ama sadece çevre ve nüfusla ilgili kısmı. Haritalar denince ondanda midem bulanıyor. Yabancı dil ne kadar istesem de iyi olamadığım bir ders ve kesinlikle umutsuz vakayım.   İyi olduğum tek ders edebiyat ve oda bu yıl gerçekten sıkıcı olmaya başladı. Keşke Batı Edebiyatı diye bir dersimiz olsaydı. Keşke günümüz edebiyatının da eskiler kadar değeri olsaydı o zaman bu ders harika olurdu. Kısacası herhangi bir alanda iyi değilim. Etrafımdaki herkes bunların en azından birinde Mükemmel. Mesela Hasine gibi matematik çözebilsem ya da Tuğba gibi edebiyatı ezbere bilsem Tunay kadar ingilizce konuşabilsem Esengül kadar coğrafya yapabilsem Cansever kadar tarih Sümeyye kadar geometri.. Bu liste uzar gider. Bunlardan en azından birini yapsaydım cidden bir şeylerde iyi olduğumu düşünürdüm ama cidden yapamıyorum. Bazen SBS sınavında benim kitapçığımın yanlış okunduğunu düşünüyorum. Nasıl bütün bu insanlarla aynı okula düştüm. Bu cidden anlamsız.
  Zaten 9. sınıftan beri yanlış okulda olduğumu herkese söyledim. Annem hala bende potansiyel olduğunu düşünüyor. Hala beni ilkokuldaki kızı sanıyor. Neyse ilerde bir yerlere gelceksem bu kesinlikle zekamla değil yeteneklerimle olacak. O zaman bir şeyleri başardığımı herkese kanıtlayacağım.
  Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde (Ben kendimi bildim bileli gelişmekte olan ülke eminim 50 yıl sonrada aynı şeyi söylücem) insanlar kalıplaşmış düşüncelere sahipler. Sadece doktorlar , hakimler , avukatlar güzel meslek sahipleri gibi gösteriliyor. Birine arkeoloji okuduğunu söylesen kimse umursamaz ama birine tıp okuduğunu söylesen büyük adam sayılırsın. Ve tıp için bir çok çalışma alanı olurken Arkeoloji gibi bir meslekte  Türkiye'de iş bulmak nerdeyse imkansız. Zaten öğrencileri hep kalıplaşmış şeylere yönlendirirler. Kimse lise öğrencisine ilerde sanatçı ol demez. Sende savcı tipi var doktor tipi var derler , hep bilinçaltımızı yıkarlar ve bizde ilerde aynı şeyleri kendi çocuklarımıza yaparız. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde ya da Amerika'da ise daha çok sosyal mesleklere yönlendirilir çocuklar. Örneğin Amerika'da doktorlar Profesörler genelde japon ya da farklı milletlerdendir. Çünkü kendi milletlerini Sosyal mesleklere yönlendirerek geliştirirler. Sanata , sanatçıya değer verirler. Bilimle ilgilenen kısımlar içinde en iyi imkanları sağlarlar. Öyle bir ülkede seçim şansın olur. Böyle bir ülkede olmaz.
  Şimdi buraya kadar okuduysan cidden iyi dayanmışsın. Bu aptal yazıyı neden yazdığımı bilmiyorum. Sanırım kafam çok sersem. Ve ben yanlış yerde doğduğumu düşünmekten kendimi alamıyorum. Ait olduğum yerde değilim işte. Neyse saçmalamaktan da sıkılıyo insan bende artık yazıya noktayı koyuyum. İyi geceler..
 

20 Ekim 2011 Perşembe

Yorumsuz

 Bazı insanlar cidden delirtiyor beni. Bazı ciddi konularda bu kadar umursamaz bu kadar soğukkanlı olmaları cidden üzücü. Yani evet birileri bu hayatta sen daha iyi bir hayat sür diye can vermiş. Olan olmuş , ölenle ölünmez (!) Nasıl böyle düşünebilirler? Tamam belki bizim bu tepkimizi kimse görmüyor. Belki sadece kendi kendimize bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Belki ... belki de sesimizi kimse duymayacak. Umurumda mı? En azından çabalıyoruz. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmıyoruz. "Sizin verdiğiniz tepkiler şehitlerimizi geri getirmeyecek" diyen sivrizekalar ! Size ne bir şey değişmeyecekse? En azından vicdanım rahat benim. Bütün gün başımı eğip göğsümde ay yıldızla dolaştım. Tepkisizlere inat her şeyimle tepkiliydim. Evet giden geri gelmedi ama en azından hatırlandı. Hatırası yaşadığı sürece aramızda kalmayacak mı? Öyle yüce bir mertebeye erişmiş biraz tepkiyi hak etmiyor mu?

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! 
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer. 

Ne güzel demiş Mehmet Akif bu dizelerinde. Onların yüceliğini nasıl vurgulamış. Ne kadar anlamlı. Ne kadar doğru.. Tabi anlayana. Sen, güzel dostum. Bir arkadaşının babası ölse onun iyi hissetmesi için neler yapmazsın.. Yetim kaldı acısı büyük der der destek olursun. Şimdi kaç çocuk babasız kaldı haberin yok mu senin ? Kaç kadının gözü yaşlı kaç anne bağrına taş bastı. Kaç baba "Vatan sağ olsun" dedi. Ama sen takma bunları. Senin çok daha önemli dertlerin var. Eski sevgilin başkasıyla çıkıyor değil mi? Ya da sevgilin mi yok varda seni üzüyor mu? Aman öl sen derdinden. İşte bu kadar acizsin. Bu kadar basitsin sen. Eğer her bir şehidi kendi baban, abin, çocuğun, kocan olarak görüp üzülemiyorsan çok boş insansın. Eğer gerekeni yaptığına inanıyorsan zaten üstüne alınma yazıyı. Eğer alındıysan güzel dost! Amacım seni eleştirmek değil. Haddim de değil zaten. Sadece çok doldum ve buraya kusuyorum. Çünkü korkağın tekiyim. O tepkisiz insanların karşısına geçip tüm bunları diyemiyorum. Ve şimdi taşmak üzereyim. Taşmak üzereyim çünkü etrafta çok tepkisiz insan var. Taşmak üzereyim çünkü onlarla konuşamıyorum. Taşmak üzreyim çünkü bütün bunları önemseyenler bile bir şey yapmıyor. Etrafta herkesin bir şeyler yaptığını duyup 'bizde yapalım' diyorlar. Ama uygulamaya gelince tık yok. Neden Tayyip'e özenip anca boş konuşurlar ki? Doğru düzgün bir eylem bile yapamamamız neden? Kimden çekiniyoruz. Kendi paramızla aldığımız bayraklara el koyan ve vermeyen müdürden mi? Bunları boş iş olarak gören İrfan Hoca (ve birçok böyle kişi) dan mı ? Ya da etrafta bir avuç kalan tepkisizlerden mi? Neden biriside önder olacak kadar cesur olamıyor? Ya da o kişiye ihtiyacımız mı var bilmiyorum. Bu gün çok istediğimiz halde bir yürüyüş bile yapamadık. Neydi bizi durduran? Buna da bir cevabım yok işte.
 Neyse dostlar geçelim bunları. Ben hala neyin kavgasını yaptığımızı bile bilmiyorum. Kimin ne derdi var ki? Bu Kürt-Türk davasından çok daha başka. Kürtlerin kimliği altında bizden kurtulmaya çalışmak cidden güzel plan. Kürtlerin bir çoğunun bizimle derdi yok çünkü zaten bizden birisi onlarda. Ne olmak istediler de olamadılar şu ülkede? Öğretmen mi başbakan mı? Hiçbir zaman sen Türk müsün Kürt müsün diye soran olmadı. Ama şimdi 'ırkçılık' bahanesi altında başka ülkelerin bizi göz göre göre yok etme çabalarına tanık oluyorum. Cidden iğrenç. Sistem nasıl yürüyor bilmiyorum ama bu gidişat kimi memnun ediyor? Kimin çıkarına? Bir ekmek çaldı diye 4 yıl hapishanede hayvan muamelesi gören vatandaşken, 30.000 kişinin katili ev hapsinde olması hangi mantığa sığıyor? 
 Tamam neyse yine hiçbir şey değerindeki bir yazı için çok fazla laf döktüm. Biraz saçma biraz çocukça birazda yaşımdan çok daha olgun. Eğer buraya kadar okuduysan ne mutlu bana. Okuduğunu farz edip mutlu olucam. Ne olursa olsun olsun birileriyle bir şeyler paylaşmak güzel ve iyi hissettiriyor. Karmakarışık iç dünyam bu gün kasvetli. Durgun ve üzgün. Keşke bütün bu dertlerimi konuşabileceğim bir dostum olsaydı. Ha bu arada şu dostlar.. Onlarda ayrı bir konu. Onlar üzerine de bir yazı yazmayı düşünüyorum. Bir ara.. O zamana kadar iyi veya kötü dilediğiniz gibi zaman geçirin. Kendinizle sık sık konuşun ve hayali bir dost bulun. İnanın iyi hissettiriyor. Değerli saniyeler.. 
Kardelen 

19 Ekim 2011 Çarşamba

Şehitler İçin Bir Gece

İşte kimsenin okumayacağı bir yazı daha yazıyorum buraya. Bu gün yeni bir haberle başladık güne. 24 Şehit.. Suçsuz , masum 24 can daha kurban oldu bir avuç şerefsiz sayesinde. Buna sebep olanlar güzel yataklarında güzel uykularını çekerken 24 tane ailenin ocağı söndü. 24 aileyi yaktı bu ateş. Sen Türk evladı o gece ne de rahat uyudun değil mi.. Hissetmedin birilerinin sen rahat uyu diye can verdiğini. Şimdi ne kadar umurunda o 24 kişi. Ne zaman unutacaksın? Yarın mı öbür gün mü? Aslında sana kızmamalıyım. Asıl kızdığım bunun sonunun olmaması. Ne yani biz teslim olmadığımız sürece onlarda vazgeçmeyecek bu iş böyle devam mı edecek? Nereye kadar! Şimdi bizzat seninle konuşuyorum Türkiye'nin başındaki adam. Her şehit öldüğünde sahte gözyaşlarını akıtarak mı  tepki göstereceksin? Ağır ağır sözler söyleyip bir şey becerdiğini mi düşüneceksin? Ne yani elinden geleni yaptığını mı düşünüyosun? Onların arkası sağlam elimden bu kadarı geliyor mu diyosun. Eğer gerçek bir lider olamayacaksan o koltukta ne işin var be adam. Eğer eline silah alıp kendini aziz Mehmetçik'le bir göremeyeceksen ne işe yararsın ki. Kalk o koltuktan. Siyasi işler bir şekilde yürür. Bizim ihtiyacımız olan düşmanı yok etmeye karşı gerçek planları olan bir lider.Çok mu imkansız. Atatürk'ün yarısı kadar lider olabilecek bir insan olman ? Neyse kimle konuştuğumu hatırladım birden. Sen kimsin bahsettiğim kurtarıcı kim. Senin elinden gelen bu kadar. Onlar vazgeçmeyecek bizde vazgeçmeyeceğiz ve Mehmetçikler ölmeye devam edicek. Daha bir sürü ana çocuğuna yanacak bir sürü çocuk yetim kalacak. Ve sen yine o sahte gözyaşlarını akıtıp beceremeyeceğin sözler vereceksin. Ve böyle sürecek düzen. Ve yine elimden bir şey gelmeyecek. Ve ben yine kimsenin okumadığı bir İnternet sayfasıyla dertleşcem. Ve eğer bu yazıyı okuyosan sen Türk evladı bari bu gece rahat uyuma. Bir yerlerde birilerinin senin için canını verdiğini düşün. Sadece bir gece kalbin onlarla atsın. Bir gece..
Kardelen~

18 Ekim 2011 Salı

Sen bırakıp gitmelerin prensesi… 
Ben bitip tükenmeyen beklemelerin esiri.
Geceler boyu dört duvar arasında ve yalnız saatin tıkırtılarını dinleyerek geçirdim zamanı. 
Geleceğim demeseydin belki daha az acırdı içim. 
Bu umut öylesine zor kıldı hayatımı, hangi yola vursam başımı hangi yola cıksam seni arayışlarınortasında buluyorum kendimi fark etmeden. Kendimle kalmak isterken bakıyorum senin peşindeyim, seni arıyorum sonsuz bir arayış belki bu ömrümü seni bulmadan tamamlayacağımı da biliyorum.
Her gidişinde bir parça götürdün benden…

 Her gidişinde yüreğimde bıçak izleri kaldı. 
Acımla yasamayı yeni yeni öğrenirken tıpkı emekleyip de tökezleyen bebekler gibi düşe kalka yürürken hep yeniden çıktın karsıma. 
Her gelişin yeniledi beni. 
Acılarım küllendi. 
Yüreğimdeki yaralar kapandı. 
İnsafsız olduğunu düşünüyorum bazen giderken beni.
 Ne hale getirdiğini hiç düşünmedin öylesine kararlıydın ki sana dur bile demeye fırsat bırakmadın.
Bazen de yalancısın; benimle sonsuza kadar kalacağını söylemiştin, inanmıştım. 
Yanımdan ayrılmayacaktın kanmıştın tutamadın sözünü gittin ardına bakmadan.
Zaman inanılmaz bir hızla akıp geçiyor ve ben sensiz dakikaları sayıyorum. 

Sensiz ve yaşanmamış günleri, oysa senin kıymetini bildim ben kırmadım incitmedim benimle olup olmadığını umursamadan seni yaşattım içimde. 
Bıkmadım duyarlıydım bir tek kötü söz bile söylemedim.
 Gidişine bi kılıf uydurdum kendimce; istedim ki senin bu kadar vurdumduymaz olduğunu bilmesinler, istedim ki senin bu kadar kolay bırakıp gittiğini duymasınlar. 
Belkide en doğrusunu yaptık ayrı iklimlerin yağmurlarıyız biz. 
Ayrı mevsimlerin..